17 Temmuz 2011 Pazar









    BU  EKİM ÇOK ÖZELMİŞ
    Bu ekim çok özelmiş…Çünki; ‘’ 5 Cuma, 5 Cumartesi ve 5 Pazar hepsi bir arada imiş...( Bak sen şu tesadüfe) Böylesi bir durum bir ayda ancak 823 yılda bir olurmuş ve her biri para torbaları anlamına geliyormuuuuş!


2010  Ekim ayının en popüler maili idi bu... Beni deli eden hergün sürekli mail kutuma gelen çıgınlık boyutuna gelmiş bir mail idi. Bu kadar mı!


Tabiiki değil! Bir farklısı da;


''8 iyi insana yollayın, Çin fengshui’sine gore 4 günde paralar gelecekmiş. Durduran avucunu yalarmış bilesiniz....’’

Hadi bakalım yandınız!

Şimdi bu maili arkadaşlarınıza yollasanız onlarda aynen benim gibi söylenip duracaklardır muhtemelen... Nereden çıktı şimdi bu diye?

Yollamasanız, ya bu seferde Fengsu ters teperde elinizdeki avucunuzdaki paracıklarınızı alır giderse!

İki aşamalı bir denklem gibi!

Yollasanız bir türlü, yollamasanız bir türlü. Üstünüze yüklenen bu ağır sorumluluğun altında ezilir kalırsınız…

Ben arkadaşlarıma yolluyorum, onlar bana geri yolluyor, sürekli mailler gidip geliyorrr…

Hele bazıları var ki, o kadar edebi metinler halinde yazılmışlar ki kendinizi kaptırıveriyorsunuz.

Dünyanın en zengin adamı ( her kimse) trilyonlarını bir kişiye bağışlayacakmış, eğer 10 kişiye yollarsanız siz de bu mirası yakalama şansı elde edebilirmişsiniz.

Bak sen şu Allahın işine! Olur mu olur! Şans bu ya! Belki de o talihli kişi siz oluverirsiniz!…

Bazıları da var ki işe dini katarak, inandırıcılıklarını artırmak için sizin manevi duygularınızı istismar ederler...

‘’Bu mail hacdan geliyor. Dünyayı tavaf ettirmek amaç edinilmiştir. Bu zinciri bozanın başına taş yağdı, dudağında uçuk çıktı, sevgilisi terketti…

Şimdi bunu listendeki 7 kişiye yolla ve 7 vakte kadar ne olacağını gör.’’

Gel de yollama! Başına ya taş yağarsa, ya sevgilin terk ederse…Yollamazsan yandın gitti!

Bir de, ulusal önem taşıyan, güvenliğimizin tehlikede olduğunu yazan mailler zinciri vardır ki, sanırsınız yarın savaş çıkacak…

‘’Hophop elementi dünya'da oldukça az bulunan bir element. Bu element geleceğin yakıtı olarak

görülüyor. ABD bununla ilgili çalışmalar yapıyor. Bu elementin sadece %4'ü ABD'nin elinde.

Peki birinci kim?

Türkiye.

Eğer kısa zamanda organize olup halkı bilinçlendirmezsek, ABD kısa zamanda Türkiye'ye savaş açacak, haberin olsun.

Sığınak falan yap ! Unutmadan bunu da 7 kişiye yolla ki herkes gelecek tehlikeyi görsün..’’

İnanılır gibi değil, değil mi?

Bu maillerin sayesinde Paranoyak bir toplum olmamıza az kaldı..Bu mailler ki, sadece ilk an da hatırladıklarım…Daha binlercesi var..

Siz, siz olun Unutmayın;

Bir yere üye olduğunuz için fidan dikilmez!

Bir yerde oy kullandığınız için Türkiye'de bir kanun teklifi yasalaşmaz!

Bir maili 10 kişiye gönderirseniz dileğiniz yerine gelmez! .

Gerçekte yardım bekleyen yanan bir çocuk yok. Varsa da aynı çocuk geçen sene zaten bir kez yanmıştı!

Hastanede kan bekleyen öyle bir vatandaşımız yok

MSN paralı olmuyor. Logo mogo maviyken yeşile veya mora dönmüyor. Bir yere tıklamanız da gerekmiyor!

Tanımadığınız yerlerden gelen saçma sapan içerikli mesajları açmayın!

Sizden şifre isteyen kredi kartı numarası isteyen E-Mailleri silin!

Arkadaşlarınızdan dahi olsa gelen bu tip SPAM mesajlarını kimseye göndermeyin!

Bunlar o kadar yazıyorlar ki.. Bir tane bu e-maillerden para kazanan tanıdığınız var mı ?

Bir e-mail attınız diye size 1000lerce USD parayı neden versin ki?

Kimse o e-maili başkasına göndermedi diye, GÜNAHA girmez!

Kimse o mesajları arkadaşlarına atmadı diye, LANETLENMEZ!

Eğer ki böyle e-mailler alıyorsanız ve içlerindeki dosyaları açıyorsanız BANKA Şifreleriniz, Kredi kartı numaralarınız ve diğer özel bilgileriniz tehlike altında demektir…

Bizler gözümüzü açalım, güzel ülkemin saf internet kullanıcılarından olmayalım….

Sevgiyle Kalın

Hale Güloğlu

10 Temmuz 2011 Pazar

BAHAR TEMİZLİĞİ

Gün ağarmıştı, güneş o güzel yüzünü tüm canlılığıyla hissettiriyordu. 

Sabahın o derin  sessizliğinde, doğanın kirlenmemiş aydınlık yüzüne şöyle bir baktı. 

Bahçedeki o güzelim mis gibi
çiçek kokuları, taaa  içine kadar işledi.

Gün uzun, ama iş te çoktu.
Bu gün, bahar temizliği yapmalıyım diyordu kendi kendine...


Güzel bir kahvaltıyla güne başlamalıydı.

Kendine hazırladığı o mükemmel kahvaltısını, yemyeşil tabiatın canlanışını izleyerek yaptı ve işe koyuldu. 
Tüm gün, koşuşturma derken yoruldu... 

Derin bir soluk aldı, dinlenmeliydi....'' Şöyle güzel bir Türk kahvesi içmeliyim, tüm yorgunluğumu alır.'' diye düşündü... 
Kahvesini eline aldı. Koltuğa oturdu, ayaklarını da bir sandalyeye uzattıktan sonra gözleri daldı... 
Önce hayatı, geçmişi, yaşadıkları, yaşayamadıkları, isteyipte elde edemedikleri, ailesi, dostları...
Herşey gözünden, bir film şeridi gibi geçmeye başladı.

 Az önce, tüm vücudunu külçe haline getiren bahar temizliğine takıldı aklı... Gerekli miydi? Hayır!

Aslında, bedenini yoran evine gerekli değil di bu temizlik... Hayatına ruhuna gerekliydi...
Düşündü bir an;

YILLAR NE KADAR DA ÇABUK GEÇMİŞTİ....

Hepimiz böyle değilmiyiz. Havalar ısınır, bir kıpırtı  başlar içimizde....
 
Onu yapalım, şunu yapalım, bunu yapalım...
Yapacak listemiz hep kabarıktır, hiç eksilmez.

Hayatımız hep sonuca odaklıdır.
 Çocuk yapmak için evlenir, emekli olmak için çalışırız.
Hayatımızın can alıcı noktalarını hiç düşünmeyiz. Çoğu zaman başkaları üzülmesin, kimse kırılmasın diye çabalar dururuz.

Ömrümüz elimizden akıp gidiyordur ama, biz bunun farkında bile değilizdir...

Şimdi bahar temizliği zamanı... Çanlar onun için çalıyor ruhumuzda...

Önce bir silkinin... Hayatınızı ve kendinizi düşünün..
 
Bu akıp giden benim  zamanım, benim için ne kadar kıymetli deyin kendi kendinize...

Kendinizi önemseyin ve unutmayın ki siz teksiniz, sizden başka bir tane daha yok...
Önce; hayatınızdaki vakit hırsızlarıyla, gereksiz konuşmalarla saatlerinizi alıp, o kıymetli zamanınızı, çöp kutusuna atanlarla başlayın işe.......

Ruhunuzu daraltan, gözünüzün ışıltısını, enerjinizi alıp götürenleri; yaşamınıza huzur değil , mutsuzluk verenleri de  koyun kapının önüne ..süpürün ....çıkarın gitsin....

Yazmak, söylemek kolay... Bu nu yapabilmek... Kıyabilmek... Gözden, gönülden çıkarabilmek... Kolay mı peki.?..

Tıpkı kangrenli bir kol gibi, kesip atmadığınız sürece; her gün bedeninizi, ruhunuzu esir alacak ve tüketecek olanları; silmek  kolay mı?


Siz iyisi mi, bir kere de kesip atın kurtulun sizi yoranlardan. Koparın...

Önce belki, kıyamayacaksınız atmaya...

Tereddüt yaşayacak, ya sonra üzülürsem diyeceksiniz.. Korkmayın, cesur olun!
 İlk an canınız yansın, bırakın...

Peki , ya  sonra;

 Zaman geçecek, yara iyileşecek, yaşamınızdan bir sayfa kapanıp, küllenip gidecek.
Şimdi temizlik zamanı, bahar temizliği yapmak gerek...

 
Şöyle bir  çevrenize  bakın. Göreceksiniz;

Kimi evinde, kimi ruhun da, kimi sosyal hayatında, kimi de ülkede ki siyasi arena da temizliğe başladı bile...


Bu öyle bir temizlik ki; bazıları, yıllarca görmekten yorulduğumuz o eski yüzleri silip  yepyeni bir oluşumla ülke sahnesinde yer almaya hazırlandılar ama değişen fazla bir şey olmadı.

Dedik ya; şimdi temizlik zamanı...
 
Bahar temizliği yapmak gerek..
Sevgiyle kalın

Hale GÜLOĞLU 

 
Oysa hayat bir bütün ve her saniye ona dahildir.

8 Temmuz 2011 Cuma

TOPLU MEZARLARIN SESSİZ ÇIĞLIĞI ..... SREBRENİSTA---BOSNA

“...Düşmanlarımız sadece tek bir ırk tanıyorlar; kendi ırkları, tek bir din tanıyorlar; kendi dinleri, tek bir siyasi parti tanıyorlar; kendi partileri. Kendilerinden olmayan ne varsa onlar açısından yok edilmeye mahkumdur...”
Aliya İzzetbegoviç


'r diBir sabah uzaktan gelen bir gökgürültüsüyle uyandım. ''Birazdan yağmur yağacak'' diye düşündüm. Birden gözüm pencereye takıldı..Dışarıda dumanlar yükseliyordu.
Saraybosna yanıyordu!
Savaş çıkmıştı!
Rüzgar esiyor, kalbim buz gibiydi! 

Elim ayağım bedenimde değildi sanki! Tüm vücudum uyuşmuştu!

Dün en çok yanımda  olanlar, bu gün düşmanca bakıyorlardı bana.
Savaş buydu işte! Bir gün önce can dediğiniz insanlar, birden düşman oluvermişti.
Bu sizin mücadeleniz diye dayatılan savaş, artık  kapımızı çalmıştı...
Ölüm soğuk, ölüm acımasız dı! Bu işin sonu hüzün,karanlık ve gözyaşı olacaktı mutlaka.

Ama bu benim savaşım değildi. İnsan ne kadar öldürerek yaşayabilirdi ki?
İnsanı öldüren hiçbir savaş benim savaşım olamaz dı!
Bu bir cadı masalı olmalıydı...Yarın sona erecek, bir cadı masalı!
Böyle diyordu Bosnalı Müslüman küçük kız.

Bu gün!
Yüzlerce insan, 775 şehidin başında bekliyorlar.
Binlerce insan hüzünlü... Boşnak,Sırp,Hırvat... Yüzlerce yürek bir arada.
Gözler yaşlı,omuzlar çökmüş, çaresizliğin  acısı vurmuş yüzlere..
15 yıl önce katledilen yakınlarının başında derin bir sessizlik ve gözyaşı hakim...

Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun.
Böyle diyorlardı bembeyaz kefenlere bürünmüş, bugünün  BARIŞ ÇOCUKLARI...

Suçlu kim di?
Nasıl bu noktaya gelindi?
Avrupa'nın göbeğinde böylesi bir dram yaşanırken, her fırsatta, dünya'ya medeniyet ve insanlık dersi vermeye kalkan devletler neredeydi?
Suçları sadece Müslüman olmak olan bu insanların, vahşice katledilip böyle bir etnik soykırıma maruz kalmalarına  neden dünya  duyarsız kaldı?
Sorular bitmedi tükenmedi!
Keşke'ler, niçin'ler yargılandı hep yüreklerde.

Kardeşçe yaşanılan Yugoslavya'da herşey  1 mart 1992 'de bağımsızlık adına yapılan referandumdan, evet çıkması sonucu, etnik bir soykırım hareketinin düğmesine basılmasıyla başladı.
Müslüman halka gözdağı vermek amacıyla Sırp milisler, ülkenin her yerinde şiddetin dozunu arttırarak toplu katliamlarda binlerce insanı katlettiler.
Hedefleri Müslüman, erkek ve çocuk olan bu katliamın başaktörleri eski bir psikiyatri doktoru, bir general ile ona bağlılık gösteren gözlerini kan bürümüş Sırp saldırganlardı...
Bu öyle bir dramdı ki, vahşetin boyutu  hergün daha da çoğalıyordu.

Ülkenin heryerinden çığlıklar yükseliyordu.
O çok medeni olduklarını savunan devletler, bu çığlıklara kulaklarını tıkamış, sadece seyretmekle yetiniyorlardı...
Her gün binlerce Müslüman canını kurtarmak pahasına, yerini yurdunu bırakıp göç etmeye başlamışlardı.Can güvenlikleri için göçe zorlanan bu insanlar, BİRLEŞMİŞ MİLLETLER BARIŞ GÜCÜ tarafından, sözde güvenli  bölge ilan edilen, koruma altına alınan Srebrenista, Zepa ve Goradze'ye  yerleştiler.
İki yıl, hiçbir yardım konvoyunun ulaşamadığı bu bölgelerde sıkıntılarla karşılaşan Boşnaklar, tüm silahlarını da Barış Gücü askerlerine teslim edince savunmasız kaldılar.
Güvendikleri tek güç olan Birleşmiş Milletlerin Barış Gücü, 11 temmuz 1995'te  başlayan etnik soykırım hareketinde duyarsız, ve belki de bilinçli olarak ilgisiz davranınca, bedelini 10 bin Boşnak Müslüman sivil halk, hunharca katledilerek ödedi...
Barış Gücü askerlerinin eksilmeyen tek kurşunlarına karşılık, katil sırp milisleri, direnişsiz, önlerine çıkan herkesi acımasızca katlettiler.

Ellerini uzatsalar  dokunacakları  noktadaki, AVRUPA VE DÜNYA DEVLET'LERİNİN  gözleri önünde olan olaylara karşı  duyarsızlığından  cesaret alan Sırp'lar  planlı, destekli, korkusuzca  etnik soykırım planını gerçekleştirdiler...
Üstüne üstlük, 15 yıl sonra bu gün, soykırımı yapan savaş suçlusuna ödül verenleri kınayamayacak  kadarda, ilgisiz  kaldılar.

Bu öyle bir katliamdı ki, tek bir bomba atışıyla, savunmasız, okul bahçesinde oynayan 105 çocuğu gözlerini kırpmadan öldürebilecek kadar gözü dönmüş insanların acımasızlığını, tarihin sayfalarına yazdırmıştı!
Bu öyle bir katliamdı ki, Avrupa’nın göbeğinde 312 bin kişi hayatını kaybetti. Ölenlerin 35 bini çocuktu...
Bu kayıpların 200 bin kadarı Boşnak halkına ait olup, sistematik bir şekilde bu insanlar soykırıma uğradılar.

Evini terk eden 2 milyon kişi ile 18 bin kişi de  kayıptı...
Tecavüz kamplarında yaşanan tüyler ürpertici olaylar yüzünden ise, ruh sağlığını yitirmiş,yaşam hakkı elinden alınmış,tüm hayalleri yıkılmış,hayatları mahvolmuş 50 bin tecavüz mağduru kadın vardı savaşın o kanlı yüzünde... .
Düşünün!
7 yaşında, bilemediği anlayamadığı bir sebeple,tanımadığı bir cani tarafından tecavüz edilen bir çocuğa, savaşı, haklıyı, haksızı nasıl anlatabilirsiniz ki?
Asla anlatamaz sınız!
Her savaşta vardır tecavüz denen bu acımasız, bu soysuz eylem!
Ama böylesi bir vahşet, hiç bir savaşta, savaş stratejisi olarak benimsenmemiş, bu kadar önplana çıkmamıştır.
Barış zamanına benzemez savaş günleri. Yok edişi simgeler...
Yok ettiğide insandır... Ruhların ,bedenlerin yok edildiği, halen mezarlarına ulaşılamayan o çaresiz insanlardır savaşın gerçek yüzü!
Bosna'da bugüne kadar üçyüzü aşkın toplu mezar bulundu.
Aramalar hala sürüyor.
15 yıl önce katledilen, daha sonra bedenleri parçalara bölünüp, değişik mıntıkalardaki toplu mezarlara dağıtılan insan uzuvlarından gidilerek, kurbanların kimlikleri belirlenmeye çalışılıyor.
Bosnalılar kayıplarını bulmak için, artık mavi kelebekleri izliyorlar.

Nadir bulunan bu kelebek, misk otu adı verilen bu bitkiden can alıyor.
Bir diğer adı da  ÖLÜM ÇİÇEĞİ.
Bu gün Ölüm çiçekleri, ıssız vadilerde, savaşın kurbanı bedenlerin bir parçasını barındıran toplu mezarlar üzerinde çıkıp, yol gösteriyor Bosna halkına.
O insanlar için kelebekler ağladı, ölüm çiçekleri ağladı.
Varlıklarını onlara borçlu olmalarına rağmen ağladılar acımasızlığa ...
Doğa bu vahşete dayanamadı yol gösterdi Bosna Halkına...
Ama  uygarım diyen Dünya,  sadece  seyretti...

Derler ki'' Eğer bir gün yolunuz Bosna'ya düşerde, gökyüzünde özgürce uçuşan mavi kelebekleri görürseniz bilin ki; orada yüzlerce masum savaş mağduru yatmakta!''
 
Sevgiyle Kalın
 
Hale  GÜLOĞLU

28 Haziran 2011 Salı

ÇOCUKLAR BOYAMA KİTABI DEĞİLDİR

Bir yıl boyunca hazırlıkları yapılan maratonun ilk koşusu tamamlandı..Sonuçlar açıklandı ama bitmedi, devamı var.

Daha 2'inci, 3'üncü koşu var...

Yol uzun, çetin ve engebeli... Finale ulaşıp ipi göğüsleyeceklerin mutlu mu, mutsuz mu olacakları ise tam bir muamma...

Evet.....

Mutlaka anlamışsınızdır neden bahsettiğimi. Uğruna canlar verilen, stres'ten depresyona girilen ÜNİVERSİTE SINAVLARI...

Çocuklarımızın ve ebeveynlerının olmazsa olmaz olarak gördükleri sınavlar.


Bu yıl 2 aşama. Seneye 1'mi, 2'mi, 3'mü; ne olur bilinmez...
Her an herşey değişebilir. Olmadı yepyeni bir sistem bile gündeme gelebilir ve uygulamaya konabilir; belli mi olur!!!

Burası Türkiye... Sürprizler ve bilinmezlikler ülkesi...

Günümüzde anne ve babaların en büyük isteği çocuklarının iyi bir eğitim almalarını sağlamaktır. Kendi ayaklarının üzerinde durup iyi bir iş bulması, geleceğini garanti alması en büyük hedeftir. Ama nedense bir çok anne baba, çocuğunun meslek seçimi için kararlarını yıllar önce vermişlerdir. Çoğu zaman çocuğun tercihi önemli değildir. Aynen şöyle denir:


-O genç nereden bilecek...Tecrübesiz...

Eğer kazara çocuk, bir kağıt parçası alıp da hayallerini çizmeye kalksa, tecrübe hemen olaya el koyar ve sen sınava çalış, vakitini boşa harcama uyarıları gelmeye başlar.


Belki de bu yüzden ülkemizden bir Mozart çıkmaz, çıkamaz. Fırsat verilmez...

Ama bir de şanslı olanlar var ki, onlar çok küçük bir yüzde. Onlar tercihlerini kendi ilgi ve alanlarına göre yaparlar. Aileleri karışmaz ...

İşte; Mozart'ta bu şanslı grup içindeydi. Matematik'te çok başarısız bir çocuktu. Fakat annesi o nu hiç zorlamadı. Oğlunun mutlu olacağı, sevip isteyerek yapacağı işi yapması için destek verdi. Eğer annesi onu zorlayıp bir matemetik dehası çıkartmaya uğraşsaydı, bu gün o muhteşem eserler olmayacaktı...

Bizim dönemimizde de değişen bir şey yoktu aslında. Yine aile etken bir dönemdi. O yıllar da üniversite tek aşamalıydı.
Sınavdan önce tercih yapılır ve sonuçla birlikte kazandığın okulun adı ve bölümün de belli olurdu. Sınava giren ögrenci sayısı 500 bin civarındaydı. Özel üniversite ise, o yıl açılan tek Bilkent Üniversitesi idi.

Açık Öğretim Fakültesi'de iki yıllık bir geçmişe sahipti...

Dershane şansımız ise, benim doğduğum ve yaşadığım yer olan İstanbul Tuzla'da hiç yoktu. En yakın dershane Kadıköy'deydi. Ulaşım ciddi bir sorundu. Sadece tren vardı. Çok seyrekte olsa minübüsten başka şansımız yoktu.

Üniversite'yi ya ev de çalışarak, ya dershaneye giderek kazanacaktınız...
Bir okula girmeye hak kazansanız bile, bu kez de yurt ve yol problemiyle karşı karşıya kalıyordunuz.
Yurt olmazsa sabah 6 'da yola çıkıp tek vasıta minübüsle gitmek zorundaydınız. Sabah uyuyakalır bir 10 dakika geciktiniz o zaman hadi bakalım trene...
Tren le 2.3o saatlik bir yolculuk ve okula varış...
Yani anlayacağınız ulaşım sorun, yurt sorun, bir de kız çocuğuysanız ailenizi ikna edip okumak, başlı başına bir sorun...

İşte böylesi zor bir dönemdi o yıllarda okumak..

Şimdi ise okumak için şartlar ve imkanlar daha uygun ama bu kez de gelecek kaygısı yaşıyor çocuklarımız.


İyi bir okulu bitirip mezun olsalar bile sonrasında, acaba iş bulabilecekmiyim stresi başlıyor.

İşin aslına bakarsanız; kimin kazandığı ya da kaybettiği değil; ruhen sağlıklı, mutlu, yüreği sevgi dolu, gözlerinin içi gülen bir gençliktir bizim için önemli olan...

İşte böyle şuurlu ve şahsiyetli bir gençliğin; milli -manevi her türlü insani değerlere sahip çıkacağından hiç kimsenin şüphesi yoktur...

Unutulmamalıdır ki;

ÇOCUKLAR BOYAMA KİTABI DEĞİLDİR...ONLARI EN SEVDİĞİNİZ RENKLERE BOYAYAMAZSINIZ.....!!

Sevgiyle Kalın

Hale GÜLOĞLU


27 Haziran 2011 Pazartesi

KARTAL VE TAVUK

Bir zamanlar, büyük bir dağda kartallar yuva yaparlarmış. Bir kartal da 4 tane yumurtası ile bu dağda yaşıyormuş. Bir gün bir deprem olmuş.
Ve yumurtalardan bir tanesi dağdan yuvarlana yuvarlana vadide yer alan bir çiftliğe kadar düşmüş. Bu çiftlik bir tavuk çiftliğiymiş.
Çiftlikteki tavuklar, bu değişik ve normalden büyük yumurtayı sahiplenmeye karar vermişler. Yaşlı bir tavuk bu yumurtayı ve içinden çıkacak yavruyu, koruması altına almış.
Günü dolup zamanı geldiğinde yumurtanın içindeki kartal yavrusu kabuğunu kırmış ve dünyaya gelmiş...Bir tavuk çiftliğinde bulunduğunu ve kendisininde Çevresindeki yüzlerce tavuğun arasında olduğunu görünce kendini de tavuk sanmış ve çiftlikteki tavuklarla birlikte oda bir tavuk gibi büyümeye başlamış.

Yalnızca o kendini tavuk gibi görmekle kalmıyormu,çiftlikteki tüm tavuklar da ona bir tavuk gibi davranıyorlarmış.

Kartal zaman zaman içinden,''Ben çevremdeki tavuklara pek benzemiyorum...
Acaba ben kimim?'' diye geçiriyor ama bu kuşkusunu birtürlü dile getiremiyormuş..Ne de olsa o da bir tavukmuş ve tavuk olduğunu bilmeli ve kabul etmeliymiş.

Birgün çiftlikte öteki tavuklarla oyun oynarlarken,yukarı baktığında bir kaç kartalın özgürce uçtuklarını görmüş. Kendini tutamamış, yüreğinde bir anda oluşuveren coşkuyla haykırmış:
"Aman Allah’ım, ne kadar güzel uçuyorlar. Ben de onlar gibi uçmayı çok isterdim" demiş.

Tavuklar,onun bu sözlerine hep birlikte gülmüşler. "Sen bir tavuksun.''demişler. ''Ve şunu asla aklından çıkarma Tavuklar kartallar gibi uçamaz.''

Küçük kartal, o günden sonra hemen hergün gökyüzüne bakıyor ve gözleriyle uçan kartal arıyormuş... Bir kartal gördüğünde ise çiftlikteki öteki tavukları unutuyor, gökteki kartal gözden kayboluncaya dek büyük bir hayranlık ve özlemle onu izliyormuş.

Sonra da tüm hayranlığını ve özlemini, kartal gördüğü her zaman Ah Tanrım, ne olur ben de onlar gibi uçabilsem!..Ben de onlar gibi özgürce kanat açabilsem göklerde...''
O böyle konuştukça çevresindeki tüm tavuklarda her zaman söylediklerini bir kez daha yineliyorlarmış.''Vazgeç bu düşlerinden....Sen bir tavuksun ve hep öyle kalacaksın... Bırak bu hayalleri."
küçük kartal çevresindeki tavukların hergün birkaç kez yineledikleri bu sözlerinden öylesine etkilenmiş ki...Sonunda bir KARTAL gibi göklerde özgürce kanat açmak düşünden vazgeçmiş ve hayatını bir tavuk olarak yaşamaya karar vermiş. Ve bir tavuk gibi sürdürdüğü yaşamının sonundada bir tavuk gibi ölmüş.

Kıssadan hisse: Ne olduğunu düşünürsen, o olursun. Eğer, hayatınızın herhangi bir zamanında, kartal olma hayalini kurarsanız, hayallerinizi takip edin. Tavukların sözlerini değil.

BİZE DÜŞEN YAŞAMAK

Uzun zaman önceydi. Baharın kendisini hissettirmeye başladığı Nisan ayının 21’idi o gün.
O ılık bahar akşamında, Sadri Alışık tiyatro ödüllerinin dağıtılacağı muhteşem geceye davetliydim. Salonda inanılmaz güzel bir atmosfer vardı.

Sahne son derece şık dizayn edilmiş , birbirinden şık ve alımlı sanatçılar, duayenler, genç oyuncular ve seyirciler yerlerini almışlardı.

Çolpan İlhan, her zaman ki zerafeti ve asil tavırlarıyla, torunu Sadri ise, sempatik hali ve güler yüzüyle mükemmel bir ev sahibiydiler. Ödül Töreni’nin başlamasıyla salonu bir heyecan dalgası sardı.

Sıra Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu'na geldiğinde nefesler tutulmuş, tiyatro sahnelerinin duayeni Yıldız Kenter'in adı anons edilmişti. Herkes ayağa kalkmış, salon alkış seslerinden inliyordu.

Oynadığı her rolü yüreğiyle, ruhuyla oynayan, yüzünde yılların yaşanmışlıklarının izlerini taşıyan, gözlerindeki hüznün mutlulukla armoni olduğu her halinden belli olan, alımlı kadın sahneye çıktı. Güzel sanatçı, heyecanla sahnede ki yerini aldı. Çok güzel bir şiiri, kendi tarzı ve kendi yorumuyla okuması herkesi çok duygulandırmıştı.

Kim’di, YILDIZ KENTER?

O yılların eskitemediği yüzü, mütevaziliğini asla kaybetmeyen tarzı ile farklı bir havası olan, olağanüstü yetenekli, sıra dışı bu kadın kim’di?
Kurtuluş Savaşı yılları… Fransızlar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar ülkeyi paylaşma derdine düşmüş, halk yokluk ve sefalet içinde perişandır.
O yıllarda yurtdışında eğitim yapabilmek hem çok zor, hem de olası değildir. Böylesi bir zoru başarmıştır Ahmet Naci Özer Bey..
Babası Niğde eşrafından Mehmet Galip Bey, Selanik'te Adliye müfettişliği yapmış, İttihat Terakkinin önderlerindendir.
Oğlunu, İngiltere’ye Glasgow Üniversitesine Elektrik Mühendisliği okuması için yollar.

Başarılı bir öğrenci olan Ahmet Naci, mezun olmasına kısa bir zaman kala güzeller güzeli İngiliz kızı Olga Cynthia ile tanışır.
Görür görmez aşık olmanın ne demek olduğunu, işte o an anlar Ahmet Naci Bey. Çok kısa bir zaman sonra, Olga'ya evlenme teklif eder.
Teklife çok heyecanlanan bu güzel İngiliz Kızı, Ahmet Naci'ye ‘’ Ama Jack var.’’ diye cevap verir. Bu cevaba şaşıran genç hariciyeci, '' Jack'da kim?'' diye sorunca, Jack’in Olga’ nın 16 yaşında anne babasını kaybedip, babaannesinin rızasıyla evlendiği ve o dönem harbe gidip dönmeyen kocasından olan oğlu olduğunu öğrenir. Ahmet Naci Bey Olga Cynthia’yı o kadar sever ki ''Hiç sorun değil.'' der ve ailenin Türkiye yolculuğu başlar.
Orient Ekspres'le Sirkeci Garı'na gelen aile, vapura binip Üsküdar'a geçer..İstanbul’un ve Boğaz'ın güzelliğine hayran kalan Olga, faytonla Çamlıca'ya sevdiği adamın ailesinin yaşadığı köşk'e gelir.
Kabusun başlayacağı, ailenin kabul etmediği gelin olmanın ne anlama geldiğini öğreneceği köşk'e.
Olga sevdiği adam uğruna her şeye göğüs gerer. İlk önce, Olga ismi Nadide ile değiştirilir ve ardından Nadide müslüman olur.Gün gelir kocasına olan aşkından dolayı çarşafa girmeyi bile kabul eder Nadide Hanım.
Vatanına dönen Ahmet Naci Bey, Hariciye memuru olarak göreve başlar, Lozan'da İnönü'nün Özel kalem müdürlüğünü yapar. Gelecek vaat eden bu genç hariciyenin hayatı, o dönem ''Hariciyecilerin eşi yabancı olamaz.'' diye çıkan bir kanunla altüst olur. İsmet İnönü'nün ''Eşinden boşan, ama birlikte yaşa.'' önerisini, Ahmet Naci Bey kabul etmez ve Dışişlerinden ayrılmak zorunda kalır.

Ahmet Naci Bey’in işinden ayrılmasının yarattığı sıkıntıya birde evde ki huzursuzluklar eklenmiştir. Bu arada doğan oğulları Nedim bile, aile içindeki buzları çözmeye yetmez. Gelinini kabullenemeyen babaanne, torununu severken dahi '' Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu'' diye severek, Nadide'yi kabul etmediğini her fırsatta belirtir.
İşinden ayrılan Ahmet Naci Bey, önce tercümanlık yapmaya başlar ardından Ankara'da Ziraat Bakanlığı'nda iş bulur. Mesleğinden uzaklaşan Ahmet Naci Bey ve aile için zor günlerin başlangıcı, işte bu döneme rastlar.

Tarih 11 Ekim 1928’i gösterirken, Köşk'te bir bebek sesi her tarafı çınlatmaya başlar..Bembeyaz elleri, cin gibi gözleri ve minicik bedeniyle Ayşe Yıldız dünyaya gelir. Ayşe Yıldız’ın doğumundan kısa bir zaman sonra Çamlıca’daki köşk satılır.
Ekonomik olarak çöken aile, zor şartlarda hayatlarını sürdürmeye çalışır. Ahmet Naci Bey bu durumu kaldıramayıp kendini içkiye verir. Her ne kadar çocuklarına eşine, sıcak ve sevecen davransa da alkol aileyi mahvetmeye başlar.

Nadide Hanım İngiliz uyruklu olduğu için, İngiliz Hükümeti çocuklara sahip çıkmak ister. Fakat Nadide hanım, kendince ahde vefa duygusuyla hareket ederek, ‘’benim çocuklarım Türk, babaları da Türk, onlar burada babalarının yanında büyüyecekler.’’ diyerek görevlileri kovar. Kocasının onu boşamayı reddederek işinden ayrılmasını unutamayan Nadide Hanım, kocasına bağlılığını ve aşkını böyle ifade ettiğini düşünür...

Altı çocukla birlikte yaşamla mücadele yıllarının üstüne, bir de yokluk ve fakr-ü zaruret eklense dahi, Nadide Hanım’la Ahmet Naci Bey’in aşkları hiç tüketmez.
Çocuklar büyümeye başlamış ve eğitim hayatları ailenin yükünü daha da arttırmıştır. Ayşe Yıldız, ilkokul’da çok parlak bir öğrenci olmasa da, sonraki yıllarda inanılmaz başarılar sağlar.
Ankara Devlet Konservatuarı yıllarında, konservatuarın yüksek bölümünü sınıf atlayarak bitirerek, sonrasında Rockefeller bursuyla Amerika’ya gitme şansını yakalar.. Bu burs, Yıldız Kenter’in hayatında bir dönüm noktası olmuştur..Babasına çok düşkün olan Yıldız Kenter Amerika’ya gitme vakti gelince, babasıyla gereksiz bir tartışma yaşamış ve evden kırgın ayrılmıştır.

Gitmesinden kısa bir zaman sonra Ahmet Naci kızının hasretine dayanamaz, onu çok özlediğini ifade eden bir mektup yazar ve kısa bir zaman sonra Ahmet Naci Bey 61 yaşında vefat eder..Nadide hanım, hayatının aşkını kaybetmenin verdiği üzüntüyü atlatamaz, zatürree gibi bir hastalığa yenik düşer ve hastanede hayatını yitirir..Yıldız Kenter’in gözlerindeki hüzün belki de, anne ve babasının ölümüne yetişememiş olması, o sıkıntılı çocukluk yıllarının yüreğinde acı bir sızı olarak kalmasıdır. Binlerce öğrenci yetiştiren güzel oyuncunun öğrencilerine verdiği en güzel öğüt ise, ‘’Kendinizi tanıyın ve her şeyin farkına vararak yaşamaya çalışın.’’ olmuştur.
Yıldız Kenter’in hepsini olmasa da bir çok oyununu izledim. Gözlerindeki ışıltı ve o derinlere dalan bakışları beni çok etkilemişti.. O gözlerde bir çocuğun sıcaklığı, bir annenin sevecenliği, bir kadının var olma mücadelesi vardı……

‘’İnsanın ortak kaderi doğum, ölüm ve o aradaki zaman, yaşam...
Doğmak, ölmek isteğe bağlı değil...
Ölmek, belki bazen.Bize düşen, yaşamak. Koşullar ne olursa olsun yaşamak...
Ayakta kalmak...Haydi sıyırttın, sıyırttın, hayatta kalabildin zar zor...
Uzun yaşamak, bir ayrıcalık. iyi, güzel...Ama ayakta kalmak, kalabilmek.
Ceza! Müthiş bir ceza! ‘’ YILDIZ KENTER

Sevgiyle kalın

HALE GÜLOĞLU

26 Haziran 2011 Pazar

İŞTE BENİM SENFONİM

Küçük şeylerden keyif alabilmek.Lüks şeyler yerine zarafet aramak.

Saygı istemek yerine değerli olmak.Zengin olmak yerine muhtaç olmamak...

Sıkı çalışmak, sessizce düşünmek ve dürüst konuşmak.

Yıldızları,kuşları, kelebekleri ve bilgeleri,açık kalple dinlemek.İşte benim senfonim...

ZeynepHL